in

Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri​​ Tahlili (Mustafa Kaan Saygılı)

KAYALI, Kurtuluş, İstanbul, İletişim Yayınevi, 2011​

Yazar bu eserin temel argümanını ilgisizlik olarak belirlemiştir. Çünkü yazar ele aldığı 1930- 1940 ve 1960’lı yıllarda sosyolog ve siyaset bilimcilerin sığ, temelsiz çalışmalarına tanıklık etmiştir. Bu ilgisizliği elbette dönemin şartları çerçevesinde değerlendirmiştir. Kültür sorunu, eğitim sorununu da göz önüne alan yazar, bunların yanı sıra aydın kesiminde ilgisizliğinden ve geçmiş birikimi önemsememesinden yakınmaktadır.
​Bir de bu sorunu sosyologların, aydınların güncel sorunlara olan tutkunluğu üzerinde de duran yazar, döneme göre üretilen siyasal öncelikli çalışmaların varlığını da delillendirir. Yaşanan olaylar ve ülkenin içinde bulunduğu durum açısından siyasal ve ekonomik konulara daha duyarlı olunulmuştur. Siyasal duyarlılığın farklı boyutu güncel sorunların artarak dönemler içinde ele alınınca azımsanamayacak derecede gündeme oturması da sosyologların ister istemez kendilerini bu alanda bulmalarına neden olmuştur. Yaşanan ekonomik sorunlar da ekonomik- siyasal temelli bir güncel oluştuğunu göstermiştir. Bu yaşananlar nazar-ı dikkate alındığında pek nadir sosyolog kendini güncelden soyutlayarak var olan geçmiş birikimi daha etkin ve yetkin şekilde kullanarak düşün dünyasında katkıda bulunmuştur.
​Yazar bu ilgisizliği bir başka sosyologun makalesinde alıntıyla desteklemiştir. Şerif Mardin’in 1950 yılında yazdığı bir makalede belirttiği gibi gibidir: “ Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ilk tesiri negatif yüklemleri olan bir aktivitede görülür: Osmanlı kültürü ve Osmanlı ideallerinden uzaklaşma çabası.” Osmanlı toplumu ve tarihiyle ilgilenen 1940’lı yılların istisnai sosyologu Hilmi Ziya Ülken: muhtemelen tarih dışı alanlardaki sosyal bilimcilerin tarih ilgisizliklerinin altında 1930’lu yılların tarih anlayışının örtük etkileri yatmaktadır.
​1930‘ lu yıllar rejimi korumaya yönelik eskiyi reddetmek amacıyla gerçekleştirilen bir dizi inkılâpların uygulandığı dönemdir. Düşün dünyasına etki boyutu ise Harf İnkılabı ‘dır. Bunun yanı sıra eskiyi reddedip yeniyi yaratma arzusu ve ideali temel teşkil etmiştir. Batıya olan yönelim ve politikalar aydınları batılı yazar ve eserlere yöneltmiş, batı düşüncesinin içinde kendilerini bulmuşlardır. Bunun bize kazanımı tercüme eserler olmuştur. Türk toplumundan kopuk olan sosyologlar düşünce dünyasına maalesef bir şey kazandıramamış.
​Niyazi Berkses “Kendi geçmişimize, yapıtımıza ve kültürümüze çok ilgisiziz. Bir yabancı bile daha çok ilgili ve iyi anlayabiliyor.” Özellikle 1940’lı yıllarda güncele baplı kalınarak üretilen yapıtlar her ne kadar önceyi yansıtsa da o dönemi anlamadan, yorumlamadan, günübirlik üretilen eserlerdir. Oysa sosyoloji siyasetin, güncelin dışında tutulmalıdır.
​Eserde bahsi geçen kavramlardan biri “seçkin insan” kavramıdır. Seçkin adam düşkünlüğü cumhuriyet ideolojisiyle de ilgilidir. Cumhuriyetin ideoloğu Ziya Gökalp seçkin insana “kitleden körü körüne itaat” istiyordu. Seçkin insan önde gelen, bilgili, birikimli, geçmişi bilen donanımlı insanlardır. Bunlar büyük adamlardır.
​Yazar eserinde bahsettiği düşün adamı olan Hilmi Ziya Ülken’in de kavramını yorumlamıştır. Hilmi Ziya’nın Marksizme yatkın olmadığı ilk dönemleri de dahil olmak üzere bir şekliyle “medeniyet intikalini” esas aldığı zaman kesitinde Batı ile Doğu arasındaki temel farklardan birisini “şahsiyet” kavramında aramıştır. Kendisi bu bağlamda değerlendirildiği zaman da ister istemez bir nakıs şahsiyet, bir yarım adam ortaya çıkmaktadır.O halde daha net bir Hilmi Ziya portresiyle karşılaşılmaktadır. “Tam adam” olmaya çabalayan bir “yarım adam” . Medeniyetin intikalinin mümkün olduğu düşüncesinden hiç vazgeçmeyen Ülken Türkiye’de özgün eserler üretilmediğini kabullenmiştir. Medeniyet intikalinin tam damı yaratacağına inanmıştır. Bu nedenle sorularının temelinde “insan” vardır. Çünkü bu işi ancak tam insan geçmiş birikimini zamana göre etkin kullanan tam adamın yapabileceğini hep hayal etmiştir.
​Osmanlı döneminin, Türk toplumunun gündemine girdiği tarih 1960’lar ortasında ama 1980’ler sonrasındadır. Ancak geçmiş dönem tarihinin değerlendirilmesi, en azından ilk sıralarda Osmanlı İmparatorluğu’nun merak edilmesinden kaynaklanmamaktadır. Sorun temelde günün sorunlarına yanıt arama teşebbüsüdür.
​1940’lı yılların sosyal bilim anlayışından tevarüs edilen özellikler kadar birikimin kullanılmayışına da yazar dikkat çeker. Doğu kültür birikiminin önemsenmemesinden dem vurur. Her ne kadar eleştirilse de 1940’lı yılların bilim adamlarının Türk düşünce tarihi yazma denemeleri de göz ardı edilemez. Niyazi Berkses, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Hilmi Ziya Ülken’in yazma denemeleri önceki dönemi anlama bakımından incelenmesi önemli olan şahsiyetlerdir.
​Güncel siyasete bulaşmadan, geçmiş reddedilmeden ilerlenebilmelidir. Ülkenin düşünsel topografyası çıkarılmadan geçmişin kültür mirası nesnel bir biçimde düşünülmeyip hamaset üslubuyla benimsenir ya da inkılâpçı bir züppelikle reddedilirse hiçbir yere varılamaz. O halde Türk insanını oluşturan sürecin anlaşılması için geçmiş, özelliklede son dönem Osmanlı düşünürleri ve fikirlerinin daha iyi bir şekilde okunup anlaşılması ve günümüz sosyal düşün dünyasına yani çağdaşlarına aktarması gerekir. Türk düşünce tarihinin fikirsel kaynaklarına değil sorunun çözülüş biçimini eleştiren düşün adamlarına yönelmek toplumumuz için daha yararlı olabilir.
​Düşün hayatımızı sığlaştırdık. 1960’dan sonra daha çok içimize kapandık. Güncele olan aşırı ilgi düşünce dünyamızı da derinden etkiledi. Siyasetle sosyoloji düşünce olarak karşılaşmıyordu. Siyasi havaya, güncel olaya göre sosyoloji aratıyoruz. 1940’lı yılların birikimini dahi kullanmıyoruz. Bu nedenle günlük sığ düşüncelerle geçmiş düşünürleri bilemedik. Siyasal tercihlerin etkilediği düşün yaşamımız maalesef gelecek için topluma bir şey kazandırmadı. Her ne kadar 1960’lı yıllar 1940’lı yılların düşüncelerinden etkilenmiş olsa da her düşünür kendi milletinin kabul edip hep sonrasını yazmaya, yorumlamaya çalıştı. Ancak eksik bir şey vardı. Geleneksiz bilim olmazdı. Geçmişin üstüne bir şey koyamazsan ilerleyemezsin. Aksi takdirde Batı özentiliği sonucu ortaya çıkan ancak temelde Türk toplumunun sorunlarına cevap vermeyen batılı eserlerin tercümeleri olmuştur. 1960 sonrasının ilim adamları kuşağının düşünsel sığlığı bu birikime gösterilen ilgisizlikten kaynaklanmıştır. Güncele takılan, tarihten kopuk ilim adamlarının Türk toplumunun sorunlarına çözüm üretmeyişi de ilgisizlikten, bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Akıl, güncel siyasete takılı kalınca başka türlü bir değerlendirme yapmak da pek mümkün değildir.
​1940 yıllarının sosyologları kütüphane çalışmalarından hiç mi hiç kopmuyorlar ve bunu olağanüstü ciddiye alıyorlar. Bunun da en bariz göstergesi Niyazi Berkses’in sosyoloji kuramlarını geçmiş dönemi incelerken yaptığı soyutlamaların düzeyinin yüksekliğidir. Son dönem düşün adamları gördüklerini yazıyorlar. Öyle bir şekilde yazıyorlar ki sanki Berkses dahil 1940’lı yıllar bilim adamlarının sadece 1960 sonrasında ürettikleri önemli.
​Doğan Ergun’un sonraları belirttiği gibi Türkiye’de sosyolojinin temel sorunu konuya bütünsel bir biçimde bakamama sorunudur. Bütünsellik içinde kavrama, 1940’lı yılların Türkiye’de ki sosyal bilim çalışmalarına katkısıdır. Bu katkının kavranamamasının nedeni sosyolojinin konularının bile çok dar biçimde anlaşılırken sorunların bütünsellik içinde değerlendirilmesi beklenemezdi.
​1960 sonrası sosyoloji çalışmaları 1940’lı yılların çalışmalarına göre daha sığ bir niteliktedir. Kopya niteliğindedir. 1960’lı yılların çalışmalarını anlamak için 1940 dönemi çalışmalarının bilinmesi gerekmektedir. 1940’lı yılların düşünürleri daha önceki yılları bilip, yaşayıp, yazdıkları için birikimiyle sonrakileri de etkilemişlerdir.
​1940’ lı yılların sosyoloji çalışmaları yeterince anlaşılmadığından bilimsel ve Türkiye’yi anlamaya dönük olarak kullanılmamış önemli bir miras görünümündedir. Bu miras Türkiye’nin sorunlarına karşı duyarlılıktır. Sosyal sorunlara yanlış yapmaktan korkmaksızın özgür bir kafayla bakılması gereği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.
​1940’ların düşünce dünyası Türkiye’de yeterince bilinmemektedir. Bu konuyu merak edip araştıranlar oldukça azdır. 1960’lı yıllar da gelişen siyasal akımların 1940’lı yıllarda etkin olduğu bilinmektedir.
​Ancak her sorunu korkmadan çözüme kavuşturmak, düşünce dünyasına katkıda bulunabilme cesareti gösterenler karalama kampanyasına tabi tutulmuştur. Hilmi Ziya, Muzaffer Şerif, Sabahattin Ali’de bu kampanyadan nasibini almıştır. Güncelden uzak, olaylara mesafeli yaklaşan bu ilim adamlarına yapılan bu ağır kampanyalar devamlılığını da korumuştur. Ciddi ve dinamik akademik tartışmaların o döneme görülen belirtileri dar anlamda zorlama siyasal suçlamalarla güme gitmiştir. Hafızasız, her şeyi kendileriyle başlatan, en alalarını kendilerinin ürettiklerini zanneden cahil yeni bilim adamlarının varlığı sorunların tartışılmasını önemli oranda geciktirmiştir.
​1960 sonrası Türkiye’nin istikrarsız siyasal yapısı bilimsel alandaki birikimi ve gelenek oluşmasını silip süpürmektedir. 1940’lı yılların aydınları 1960’lı yılların aydınlarının gösterdiği canlılığı gösterebilmiş olsaydı Türk toplumsal ve siyasi düşünüşü gelişebilecekti.
​Doğan Ergun 1960’lı yılların ortalarının şekillendirdiği bir sosyologdur. O dönemin siyasal boyutunun yazdıklarına en az yansıtan aydınlardan biridir. Zaten o dönemin en öne çıkan sosyal bilim dalları yaygın olan düşünsel eğilimin de etkisiyle siyaset bilimi ve iktisattır. Bu da bize sosyologların dönem içinde siyaset ve ekonomiyi sosyal sorunla eş değer görüp bu alanlara yönelişini gösterir. Ancak günlük bir takım gelişmeler alanı olan bu sorunların düşünce dünyasına bir katkısı olmamıştır.
​Bu bakım yaklaşımlar düşünce dünyasında bir tıkanıklık oluşturmuştur. Cemil Meriç’de bir tıkanıklıktan söz eder. Ortaya çıkan sağ -sol anlayışları bu tıkanıklığı had safhaya çıkarır. Diyalog yolarının kapalı olması bu durumu devam ettirtir. Bunun devamı da yine geçmişe olan ilgisizliği gösterir. Muhafazakâr sosyologların geçmiş sosyolojik çalışmalara daha duyarlı olması sağ cenahta bu durumun aşıldığını göstermektedir.
​Buraya kadar anlatılanların asıl sorunu hafızasızlık. Yazar ilgisizliği dönemler arası kopukluğun artması, eskinin reddedilip bilinmemesini göz önüne alarak geliştirdi. Bu ilgisizliğin Türk toplumunu nasıl etkilediğini 1940’lı ve 1960’lı ve sonrası yıllarda Türk toplumuna bakarak anlatmıştır.
​Türk düşünce dünyasına ilgisizlik ve hafızasızlık sorunu vardır. Buna bağlı olarak güncele takılıp giden Türkiye’deki aydınların, Türk düşüncesi üzerinde belirli bir gündemi yok. Türkiye’de düşüncenin aktığı mecrada tarihi ve sosyolojik meseleler iç içe geçmiş vaziyette. Türkiye’de 1960 ve 1970’klerin toplumsal yapısı ile ilgili bol sayıda telif metin var. Yanlış batılılaşma sonucu Türk düşünürleri Batıyı biliyorlar ama Türk toplum ve düşüncesini daha az biliyorlar. Batı düşüncesi de bütünüyle kavranamayıp yorumlanamayınca yoğun tercüme eserlerin varlığı söz konusu olmuştur.
​Türkiye’de insanlar geçmiş dönem birikimiyle ilgilenmiyorlar. Eski dönem Türk düşüncesinin önemsenecek, yaslanacak bir sağlam kaynak olmadığına dair toplumda ciddi bir eğilim var. Eskiden Türk entelektüelleri toplumlarına ciddi bir şekilde hizmet etmek için hareket ediyorlardı ve bir katkı yapmak istiyorlardı. Tarihsel kopukluk ve buna bağlı olarak ilgisizliğin artmasıyla aydınlar gündeliğin içinde boğulmaya başlamışlardır.
​Yazar ilgisizlik kavramını Türk toplumunun dönemler arası kopuk gelişimine bakarak geliştirdi. Örnek olarak öne sürdüğü düşünce adamlarını farklı boyutlarıyla tartışıp yorumlayarak Türk toplumunun nasıl etkilendiğini, nasıl hafızasızlık sorunu yaşadığını ve birikimsizliğe rağmen henüz daha eskiyi reddedip, günü kendileriyle başlatanların güncel siyasetin içinde de yer alarak nasıl sığ bir düşünce dünyası oluşturduğumuzu anlatmıştır.

Mustafa Kaan SAYGILI
​​Kırklareli Üniversitesi 4. Sınıf Lisans Öğrencisi

Konuşmayı oyla

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Comments

Konuşmaya Yorum Yapabilirsin!

Loading…

Yorumlar

Yorumlar

Tarihsel Perspektifte Orta Doğu ve Günümüz (Mücahit Ergül)

Sinsi Bir Kavram: Oryantalizm (Ahmet Mert İzmir)