in

Amerika’nın Orta Doğu Politikası (MUSTAFA KAAN SAYGILI)

http://www.gunaymutlu.com/iStock/chess-360.jpg

GİRİŞ
Asya, Avrupa ve Afrika arasında kalan dinsel, kültürel anlamda bir köprü vazifesi gören, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Filistin, İsrail, Lübnan, Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Umman’ın bulunduğu coğrafya Ortadoğu bölgesidir. Ortadoğu bölgesi ayrıca Arapların, Türklerin ve Farsların yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir.
Ortadoğu’nun 1.Dünya Savaşından Beri Süregelen Temel Karakteristik Özellikleri’ne baktığımızda ilk karşımıza çıkan petrol ve doğalgaz rezervlerinin varlığı olur. Bu anlamda Orta Doğu hammadde, petrol, doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın enerji merkezidir. Üç büyük dinin (İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik) doğuş yeridir. İnsanlık tarihinin başladığı yer olarak tanımlanmaktadır. Kutsal mekânların varlığı (Kudüs, Mescid-i Aksa, Kâbe) bölgeye ayrı bir anlam katmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %65, doğalgaz rezervlerinin ise %50’sine sahiptir. Türk Boğazları, Cebelitarık, Babülmendep, Basra Körfezi, Kızıldeniz gibi en eski ticaret ve su yollarına sahip olması, jeostratejik ve jeopolitik açıdan Ortadoğu’yu önemli kılmıştır.
ABD’NİN ORTADOĞU POLİTİKALARI
Ortadoğu’nun ABD açısından önemi
Ortadoğu ABD açısından çok büyük stratejik öneme sahiptir. Özellikle petrolün Amerika için önemi büyüktür. Ortadoğu petrollerine ABD’nin ilgisi Birinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde başlamıştır. Ortadoğu petrolüne rağbetin başlıca nedeni, azalmakta olan ABD rezervlerini takviye etmek ve ekonomik büyümesi petrole bağlı olan Batı için ucuz enerji kaynağı oluşturmasıdır. Bu nedenlerden dolayı Amerika’ya bağlı büyük petrol şirketleri( Standart Oil Company, daha sonra ARAMCO), Suudi Arabistan’ın, Osmanlı’dan ayrılmasının hemen ardından, buralarda petrol arama çalışmalarına başlamışlardır. Petrolün dünya dengelerini değiştirecek stratejik öneme sahip olması İkinci Dünya Savaşı döneminde olmuştur. Amerika’nın petrol ihtiyacının büyük çoğunluğunu Ortadoğu bölgesinden karşılamasından dolayı, ABD gibi siyasi güçler, Sovyet etkisini bölge dışında tutmanın ve petrol ihraç eden ülkelerin, petrol şirketlerini millileştirmesinin önüne geçilmesinin hayati önem arz ettiği, bu tarz kalkışmalara engel olunması gerektiğine karar vermişlerdir. Bu konuda çarpıcı bir örnek olarak İran Başbakanı Musaddık’ın İngiliz petrol şirketlerini millileştirmeye kalkışması sonucu, ABD ve İngiltere’nin desteği ile 1953 yılında Ajax Operasyonu sonucu devrilmesi olayı gösterilebilir. Amerika Ortadoğu petrolünü elinde tutmak zorundadır. Bunun nedeni, ABD’nin enerji ihtiyacını karşılama noktasında henüz petrole alternatif bir enerji kaynağına sahip olmamasıdır. Bu yüzden, Amerika’nın politikası, Ortadoğu petrolünün akış güvenliğinin ne pahasına olursa olsun korunmasıdır. Ortadoğu’da meydana gelecek karışıklık ve çatışmalar petrol akışının istikrarına zarar vereceğinden, istikrarı sağlama yönünde adımlar atmaktadır. 1920 yıllarında Ortadoğu bölgesinde petrolün fark edilmesi ile petrol şirketleri pay kapma yarışına girmiştir. Bunu sonucu olarak ABD’nin bölgeye ilgisi artmıştır. Soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ni çevrelemek maksadıyla ABD, Akdeniz ve Hint Okyanusu’nda askeri gücünü artırmıştır.
ABD’nin temel enerji ihtiyacının %40‘ı petrole bağımlıdır. Petrol ihtiyacının %21‘ini Ortadoğu bölgesinden olmak üzere, yarısından fazlasını ithalatla karşılamaktadır.
1956 yılında patlak veren Süveyş Krizi, ABD’nin Ortadoğu politikasına yeni bir boyut getirmiştir. Sovyetlerin bölgedeki nüfuzunun artması sebebiyle, İngiltere’nin önderliği ve ABD’nin desteği ile bir tür Ortadoğu Savunma Örgütü‘nün kurulmasına ilişkin planlar hayata geçirilmiştir. Bu bağlamda, Başkan Eisenhower da, herhangi bir Ortadoğu devletinin, komünizmle yönetilen bir devlet tarafından saldırıya uğraması durumunda, askeri güç kullanımı ve bu kapsamda, bölgedeki ülkelere verilebilecek askeri yardım da dâhil olmak üzere her şekilde ABD tarafından savunulacağını beyan etmiştir. Eisenhower Doktrini olarak adlandırılan politika 1960’ların sonuna kadar devam etmiştir. 1969‘da ABD’nin bölgeye doğrudan müdahalesi yerine Ortadoğu ülkelerine artan şekilde askeri ve ekonomik yardım yapılması esasına dayanan, Nixon Doktrini açıklanmıştır. Bu Doktrini‘ne göre ABD, Ortadoğu bölgesinin Sovyet tehdidine karşı savunulmasında önemli rol oynayacağı düşünülen İran ve Suudi Arabistan‘a çok ciddi manada önem vermiştir. Bu plan uyarınca ABD, bu devletlere 1979 yılına kadar daha silah satışını artırmıştır.
70’li yılların başında patlak veren petrol krizi ile Ortadoğu bölgesinin ABD için önemi, bir kez daha anlaşılmıştır. 1979 yılında İran’daki İslam Devrimi ve aynı yıl Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, ABD’nin bölgeye daha fazla müdahale etmesini gerektirdi, çünkü yumuşama döneminde yaşanan bu iki önemli gelişme bölgedeki güç dengesini Sovyetler Birliği’nin lehine değiştiriyordu. Bunun ardından, ABD bölgedeki politikasını değiştirdi ve 1980‘de Carter Doktrini’ni ilan etti. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, 23 Ocak 1980’de ABD Kongresinde yaptığı konuşmada yeni politikasını ayrıntılı olarak açıkladı. Carter konuşmasında herhangi bir yabancı gücün Ortadoğu bölgedesin de etkinlik kazanmak amacıyla yapacağı tüm girişimlerin ABD’nin stratejik çıkarlarına karşı tehdit sayılacağını, böyle bir durumda askeri güç kullanımı da dâhil her türlü tedbiri alacaklarını ilan etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hemen her ABD Başkanı, Ortadoğu’nun ve Körfez‘in ABD için hem ekonomik, hem siyasal, hem de stratejik olarak önemli olduğunu vurgulamış ve bu doğrultuda politikalar geliştirmiştir. Truman Doktrini, Eisenhower Doktrini, Nixon Doktrini, Carter Doktrini, Reagan, baba ve oğul Bush döneminde ABD’nin bölgeye yönelik askeri müdahaleleri bu politikanın somut ifadeleri olmuştur. Örneğin yukarıda bahsi geçen Carter Doktrini’nin de de, Ortadoğu‘da enerji güvenliğine herhangi bir tehdit söz konusu olduğunda Amerikan askeri müdahalesi alternatifler dâhilindeydi. Dünya petrol rezervinin yaklaşık
%65‘ine sahip Ortadoğu‘da, ABD politikasının temel unsurlarından biri, Körfez‘deki petrol kaynaklarının güvenliğinin sağlanmasıdır.
Soğuk Savaş dönemi boyunca Ortadoğu ülkeleri, ABD ile yakın askeri ve siyasi ilişkilere girme konusunda çekingen davranmışlardır. SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile iki kutuplu sistem sona ermiş, bunun yerini yalnız ABD egemenliğinin söz konusu olduğu, tek kutuplu sistem almıştır. Soğuk Savaş’ın, kapitalist bloğun zaferiyle sona ermesinden sonra, ABD için yeni hedef, Rusya Federasyonu’nun yerine geçebilecek devletlerin bir şekilde engellenmesidir. Bu temel politikaya göre ABD, küresel hegemonyasına meydan okumasa bile, dünyanın herhangi bir bölgesinde ABD’nin çıkarlarına ters düşecek bir bölgesel gücün ortaya çıkmasını engellemeyi amaçlamıştır. Yani günümüzün uluslararası sistemi, Soğuk Savaş döneminde var olan güç dengesine göre değil, bir anlamda ABD hegemonyasına göre kurulmuştur.
ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik güttüğü çıkar politikalarını, İsrail‘in bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi, ABD‘ye düşman bir devletin kitle imha silahları elde etmemesi, enerji kaynaklarının kendi politikaları doğrultusunda dünyaya kesintisiz ulaşması şeklinde ifade edebiliriz. Bunun yanı sıra, Körfez‘de güçlü düşman bir devletin olmaması, Ortadoğu barış sürecinin başarıyla sürmesi, ABD’nin bölgenin Batı yanlısı Arap devletleriyle iyi ilişkiler kurması ve iyi ilişki içerisinde olan devlet rejimlerinin devamının sürmesi ve bölgesel terörizmin kontrol altında tutulması son derece önemli ulusal çıkarlar olarak tanımlanmıştır.
ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik politikalarını toparlayacak olursak, politikaları belirleyen temel unsurlar şu şekilde sıralanabilir. Petrol ve enerji kaynaklarının kesintisiz dolaşımını ve fiyatlarını kontrol etmek, İsrail‘in güvenliğini garanti altına almak, İsrail‘e tehdit oluşturma potansiyeli taşıyan ülkeleri zayıflatmak, bu bağlamda Irak, Suriye, Lübnan ve İran‘ı kontrol etmek, politikalarına karşı tavır alan radikal İslam tehlikesini azaltmak. Bunlara ek olarak bölge ülkelerindeki kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını ortadan kaldırma ve terörün kaynağı haline gelmelerini önleme, Amerikan karşıtı düşünceleri azaltma da ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendirirken belirleyici unsurlar arasında sayılabilir. Yani ABD’nin Ortadoğu politikasının amacı, bölgede egemenliğini sarsacak bir gücün ortaya çıkmasını engellemek ve petrolün Amerikan kontrolünden çıkmamasını sağlamaktır.
ABD’nin 11 Eylül Sonrası Orta Doğu Politikası
11 Eylül 2001’de terör saldırılarıyla karşılaşan Amerikan yöneticileri, Orta Doğu eksenli uluslararası radikal İslami akımı temel tehdit olarak tespit ettiler. 11 Eylül saldırıları Usame Bin Ladin’in liderliğindeki el- Kaide’nin düzenlediği saldırılardır. Bu saldırılarda Dünya Ticaret Örgütü ve Pentagon gibi Amerikan hedefleri vurulmuştur. Bu saldırılar dünyanın süper gücünün anavatanda vurulması bakımından da önemlidir. 11 Eylül saldırıları ile İslam’ı ve Müslümanları hedef alan bir izlenim ortaya çıktı.
Amerika 11 Eylül saldırılarına tepki olarak kısa vadede Usame bin Ladin’i yenilgiye uğratma, uzun vadede ise bütün uluslararası terörizmi yok etme üzerine strateji izlemiştir. Bu çerçevede Bush Doktrini olarak anılan yeni dış politika ilan edilmiştir.
Önceden Vuruş/Önleyici Savaş ilkeleriyle özetlenebilecek olan bu doktrine göre: ABD, kendisine tehdit olarak gördüğü herhangi bir devlete karşı tehdit henüz yakın hale gelmeden savaş açabilir. Bu çerçevede ‘ küresel terörizme karşı savaş’ adı altında ABD, Afganistan’a askeri müdahalede bulunmuş ve Irak’ı işgal etmiştir.
Bu saldırı, küresel terörizmin hangi boyutlara ulaştığını bütün dünyaya göstermesi bakımından da önemlidir. Bir başka önemi de, o güne kadar klasik yöntemlerle yürütülen küresel terörle mücadelenin bir işe yaramadığının anlaşılmasını sağlamasıdır. 11 Eylül saldırıları sonrası Amerika terör üreten sistemleri kendisiyle ılımlı çalışacak seviyeye getirmek için BOP projesini geliştirmiştir.
Türkiye kamuoyunda Büyük Orta Doğu Projesi olarak bilinen, tam ismi ise Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Girşimi (Broader Middle East and North Africa Initiative) olan ABD politikasının amacı ; kamu diplomasisi yöntemini kullanarak medya, sivil toplum örgütleri ve eğitim kuruluşları aracılığıyla Orta Doğu’ya hukuk devleti normlarını yerleştirmekti. Ortadoğu’da yükselen ve Amerikan çıkarlarını tehdit eden ‘radikalizmin’ temel nedeni olarak görülen ekonomik geri kalmışlık ve demokrasinin zayıflığı gibi problemlerin çözümü için bölgenin geniş kapsamlı reformlar yoluyla toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak dönüştürülmesi hedeflenmiştir.
Projenin kapsama alanı içerisine alınan 23 ülkenin (Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suriye, Türkiye, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Yemen, İran, Pakistan ve Afganistan) hepsi de ABD’nin “stratejik enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının denetim altında tutulmasına yönelik” ulusal çıkarları ile örtüşen ülkeler olduğu dikkat çekicidir. Daha sonraları, projenin hedef ülkeleri arasında yer verilmiş olan Türkiye; ABD’nin uzun süreli sadık müttefiki, NATO üyesi, AB adayı, ve laiklik temelinde demokratik ülke olma özellikleri göz önüne alınarak, bu projenin kapsama alanından çıkarıldı. Böylece “hedef ülke” olmaktan kurtulan Türkiye, bu kez de “demokratik ve ılımlı İslam ülkesi” olduğu savıyla “model ülke” bazına oturtuldu. Sancılı süreçle ilişkilendirilen Arap Baharı adı altında ortaya çıkan Arap halk hareketleri Amerika’nın bu amacını gerçekleştirme şeklinde değerlendirilmiştir.
Arap Baharı ve ABD
Tunus’ta üniversite mezunu 26 yaşındaki genç seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin mallarına el konulmasının ardından kendisini yaktığı 17 Aralık 2010’dan beri Ortadoğu hareketli günler yaşamaktadır. Tunus’ta yanan bu kıvılcım, hızla çeşitli ülkelere yayıldı. Gelişmelerden etkilenen önemli bir ülke olan ülke Mısır oldu. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek 11 Şubat 2011 yılında devrildi ve yapılan seçimler sonrası demokrasi geleceği beklenirken 3 Temmuz 2013’te seçilmiş cumhurbaşkanı Mursi’ye yapılan bir askeri darbe sonucu ordunun yönetime el koymasıyla ülke yeniden otoriter bir yönetim sürecine girdi. Gelişmelerden etkilenen bir diğer ülke Yemen oldu ve Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih Aralık 2011’de görevi bıraktı ve yardımcısı Abd Rabbuh El-Hadi yapılan seçimlerle göreve geldi ancak Kasım 2015’te şiddetlenen iç savaş ülkeyi yeniden tehdit etmeye başladı. Libya’da ise NATO müdahalesi ile devrilen Muammer Kaddafi linç edilerek öldürüldü.
Tunus’ta yanan ateşim kıvılcımının son olarak vurduğu ve hala da ateşin sönmediği son ülke Suriye’dir. 1971’den beri ülkeyi yöneten Esad ailesine karşı başlayan isyan sert müdahaleler sonrası bütün ülkeyi saracak şekilde büyüdü. Yönetim Mısır, Tunus, Libya gibi kısa sürede düşmese de yaklaşık yüz binlerce kişinin hayatını kaybetmesine ve 12 milyon kişinin iç göç yaşamsına ve yaklaşık 6 milyona yakın mültecinin de ülkesini terk etmek zorunda kaldığı iç savaşa doğru ülke hızla sürüklendi.
Arap Baharı’nın başlangıç aşamasına baktığımızda olayların dini ve mezhebi ayrışmalardan çok ekonomik boyutlar ön plana çıkmıştır. Tunuslu genç bir Sünni Müslüman ya da Şii Arap olduğu için değil, sokaklarda seyyar satıcılık yapmasını olanaklı kılan tezgâhına el konduğu için isyan ederek kendini yakmıştı. Bu anlamda olayların ilk çıkış noktası ekonomik nedenlerden dolayıdır ama sonraki yaşanan olaylar mezhep çatışmasına doğru bir süreci başlatmıştır.
Ancak Arap Baharı’nda şüphesiz en sancılı süreç Suriye’de yaşanmıştır. Esad yönetimi Arap ülkelerinde halk hareketlerinin ortaya çıktığı ilk dönemde bu değişim rüzgârının Suriye’yi etkileyebileceğini hesap etmemiştir. Reform talebinde bulunan halka karşı Esad yönetimi 48 yıldır uygulanan “olağanüstü hal” durumunun kaldırılmasını sağlamıştır. Halk hareketlerine ilk zamanlar yasal reformlarla karşılık veren Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, devam eden süreçte güvenlik güçleri aracılığıyla gösterileri şiddet yoluyla bastırmaya çalışmıştır. Suriye’de devam eden istikrarsızlık bölgede 911 km ile en uzun sınır komşusu olan Türkiye’yi doğrudan etkilemiştir. Türkiye ilk zamanlar Esad yönetiminin yanında durup olaylarının kontrol altında olmasına katkı sunmak istemesine karşın Şam yönetimi olaylara sert karşılık vermeye devam edince Türkiye, Suriye ile diplomatik ilişkiler başta olmak üzere ekonomik, siyasal ve askeri ilişkilerini de askıya almıştır. Muhalif gruplara destek vermiş ve ülkede sorunun bir tarafı hatta çözümsüzlüğün tarafı olmuştur. Devrimler sonrası oluşacak yeni sistemler üzerinde Türkiye kendisini model ülke olarak lanse etmiştir. Türkiye bu bağlamda sorunlara çözüm olması dolayısıyla birçok çözüm üretmeye çalışmış, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirmeye çalışmıştır.
Suriye Krizinde ABD
18 Ağustos 2011 tarihinde ABD Başkanı Obama Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a görevi bırakma çağrısında bulundu. Aynı yılın Eylül ayında ABD, Fransa, Katar ve Türkiye’nin girişimiyle İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi (SUK) kuruldu. ABD, muhalif grupları örgütledi ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nu kurdurdu. Suriye Ulusal Konseyi’nin askeri kanadı olan ÖSO genelkurmayı oluşturuldu. ABD Suriyeli muhaliflere askeri malzeme göndereceğini belirtti. ABD’den ve müttefiklerinden yeterli destek alamadıklarını söyleyen silahlı muhalif gruplar Suriye’de iç savaşı başlattı. Suriye’de desteklenen silahlı grupların radikalleşerek IŞİD gibi ABD ve müttefiklerini de tehdit edecek şekilde güçlenmesine neden oldu. Amerika karşıtı grupların artması, olaya büyük güçlerin müdahil olması, Suriye yönetiminin davetiyle bölgeye gelen Rusya’nın varlığı, İran’ın bölgede etkin konumda bulunması Amerika’nın tek taraflı politika izlemesini zorlaştırmıştır. Tarafların kendi çıkarlarını öne sürmesi nedeniyle de Cenevre süreci çözümlenememiş, kriz bölgede yeni oluşumları ortaya çıkarmıştır. Bölgede IŞİD adlı terör örgütü Suriye ve Irak sınırları içerinde güç boşluğundan yararlanarak bölgeyi işgal etmiştir.
Obama’nın Ortadoğu politikasında hasım rejimlerle angajman siyaseti; doğrudan askeri güç kullanımından kaçınarak yerel ortakları seferber etme (arkadan yönlendirme/liderlik etme- leading from behind); ve dış politikada stratejik ağırlık merkezinin Asya’ya kaydırılması (Asia pivot) gibi hususlar öne çıkmıştır. Obama doktrini olarak anılan bu anlayışla bölgesel aktörler desteklenmiştir. Bu anlamda Suriye yönetimine ve IŞİD’e karşı bölgede terör örgütleri de dahil olmak üzere yerel aktörleri de kullanmıştır. Bu anlamda Amerika bir önemli bölgesel aktör olarak gördüğü YPG-PYD terör örgütüne stratejik yardımlar gerçekleştirmiş ve bölgede güçlü bir aktör yaratmaya çalışmıştır.
Suriye krizi şuan ki süreçte Astana Zirvelerinde, Soçi Zirvesi’nde alınan kararlar doğrultusunda ateşkes süreci ile çözümlenmeye ve Cenevre Sürecine katkı sunmaya çalışmaktadır.
Trump’ın Orta Doğu Politikası/ ABD’nin Yeni İran Stratejisi
Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti, ABD’nin yeni Ortadoğu politikasını Suudi Arabistan temelli yeniden inşa süreci olarak okunabilir. Bu bağlamda Trump yönetiminin Sünni ülkelerle ilişkilerini güçlendirme ve böylece Ortadoğu politikasını oluşturma turuna çıktığı söylenebilir. Trump yönetimi, İsrail’i rahatlatma ve İran’ı zayıflatma amaçlı Ortadoğu politikasını, Suudi Arabistan üzerinden yürürlüğe koymaktadır. Trump yönetiminin bu yeni dış politikası, Bush döneminden itibaren izlenen politikalar sonucunda İran’ın bölgede nüfuzunun artması, hatta ABD’nin bir nevi İran’ın güçlenmesine yol açan politikalarının bir restorasyonu olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin bu politikasını Suudi Arabistan üzerinden geliştirmesinin nedeni ABD-Suudi özel ilişkisi ve eski ABD-Türkiye müttefiklik ilişkisinin bitmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Öncelikle ABD’nin Türkiye ile 1950’li yıllarda başlayan ve 2011 yılına kadar devam eden Soğuk Savaş müttefikliği, Obama yönetiminin ikinci dönemi ve esasen Trump yönetimiyle bitmiştir. Çünkü artık “Yeni Türkiye”nin liderleri ABD ile ilişkilerini tek taraflı Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesine dayanan Soğuk Savaş dönemindeki müttefiklik ilişkisi temelinde yürütmemeye başlamıştır. Bunun üzerine ABD, Müslüman Ortadoğu politikasını Suudi Arabistan üzerinden inşa etmek zorunda kalmıştır.
Trump’ın izlediği politikalar, bölgede askeri üslerin sayısının artması ve ciddi anlamda asker sayısında ki artış Trump’ın mevzilenme stratejisi benimsediğini göstermektedir. Trump yönetiminin 7 Nisan füze saldırısından sonra 18 Mayıs tarihinde Suriye’deki Şii milisleri vurması, İran odaklı Ortadoğu politikası geliştirdiğinin sahadaki ilk yansımaları olarak okunabilir. Zira 7 Nisan füze saldırısıyla, Şii misilsileri vurmasıyla ve Suriye’nin kuzeyine Amerikan askerlerini konuşlandırmasıyla Obama yönetiminin politikasından saptığını ve İran ağırlıklı bir Orta Doğu politikası benimseyeceğini açıkça ortaya koymuştur.
ABD, yeni Ortadoğu politikasını Suudi Arabistan,İsrail,Mısır,Lübnan ve İran ekseni üzerinden geliştirmektedir. Yeni açıklanan İran Stratejisi de bunu destekler niteliktedir. Ekim ayı içerisinde Yeni İran Stratejisi’ni açıklayan ABD Başkanı Trump’ın bu politikasının iki temel ayağı var. Bunlardan birincisi, Trump’ın seçim kampanyalarından itibaren sürekli dile getirdiği, Nükleer Anlaşma’nın iptali tehdidini hayata geçirme sürecini başlatmasıdır. İran ise Nükleer Anlaşma’yı yalnızca ABD ile değil, BM Güvenlik Konseyi’nin diğer daimî üyeleri ve Almanya ile imzaladığını ve ABD’nin tek taraflı iptal yetkisinin olmadığını vurgulamaktadır. İran’ın bu karar karşısında aldığı tutum, anlaşmanın geçerliliğini korumak. Anlaşmaya taraf diğer ülkeler de İran’ın tutumuna benzer açıklamalar yaparak ABD Başkanı’nın anlaşmayı tek taraflı iptal edemeyeceğini ve bunu yapsa da kendilerinin anla- şamaya bağlı kalacağını deklare ettiler.
Trump, Nükleer Anlaşma’ya ilişkin süreci bir takvime bağlarken Yeni İran Stratejisi’nin ikinci ayağı durumundaki CAATSA Yaptırımları’nı hiç zaman kaybetmeden devreye soktu. Trump, kongrenin onayladığı ve Ağustos 2017’de kendisi tarafından da imzalanan CAATSA Yaptırımları’nı (ABD’nin Düşmanlarına Karşı Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Kanunu) balistik füze geliştirme programı, bölgede istikrarı bozucu faaliyetlerde bulunduğu iddiası ve terörizme destek verdiği gerekçesiyle Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı hayata geçirilmesi için Amerikan Hazine Bakanlığı’nı yetkilendirdi. Söz konusu bakanlık, aynı gün yaptığı açıklamayla İran’ın CAATSA Yaptırımları kapsamına alındığını duyurdu.
Bu yaptırımlar, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı tüm ekonomik kuruluş ve şahıslarının yanı sıra, bunlarla çalışan İranlı tüzel ve hakiki kişilerle birlikte onlarla iş birliği yapan yabancı tüzel ve hakiki kişileri de kapsamaktadır. Trump daha önceki beyanatının aksine Devrim Muhafızları Ordusu’nu terörist gruplar listesine almaktan son anda vazgeçti
ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri olan İsrail ve Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez ülkeleri, İran’ın bölgesel yayılmacılığına karşı atılan bu adımları desteklerken, AB, Rusya, Çin ve Almanya, Nükleer Anlaşma’ya bağlı kalacaklarını beyan etti.

Mustafa Kaan Saygılı
Kırklareli Üniversitesi

Konuşmayı oyla

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Comments

Konuşmaya Yorum Yapabilirsin!

Loading…

Yorumlar

Yorumlar

Haksızlıklara Uğramış Sultan Abdulhamid (Ömer Faruk Özkan)

Ölüm ve Sürgün Kitap İncelemesi (Fatmanaz Gökkaya)